Hayatın en büyük kırılmalarından bazıları, dışarıdan bakıldığında hiçbir iz bırakmamış gibi görünen sessiz odalarda yaşanır. Perinatal kayıp—gebeliğin herhangi bir evresinde yaşanan kayıplar, ölü doğum veya doğumun hemen ardından gelen bebek kayıpları—tam olarak böyle bir eşikte durur. Bir yanda henüz teni tenle buluşmamış veya yalnızca birkaç nefeslik anlara sığmış bir varoluş; diğer yanda ise aylar süren bir bağ, kurulan hayaller, hazırlanan odalar ve bir anda yönünü kaybeden ebeveynlik kimliği yer alır. Toplum çoğu zaman yasın derinliğini birlikte geçirilen takvim zamanıyla ölçme yanılgısına düşer. Oysa perinatal yasta kaybedilen şey yalnızca fiziksel bir varlık değildir; geleceğe dair yazılmış bir hikâye, zihinde büyüyen çocuk, ilk adımlar, ilk gülüşler ve geleceğe bırakılan tüm izdüşümlerdir.
Bu özgül deneyim, klinik literatürde sıklıkla Kenneth Doka’nın kavramsallaştırdığı “meşru görülmeyen yas” (disenfranchised grief) zemininde ele alınır. Çünkü bu kayıp türü; toplum tarafından açıkça kabul görmeyen, ritüelleri çoğu zaman eksik bırakılan veya duygusal karşılığı görünmez kılınan bir alanda sıkışıp kalır. Bir yetişkinin kaybında toplum yas tutana nasıl yaklaşacağını, ne konuşacağını az çok bilirken, bir bebek kaybedildiğinde derin ve çaresiz bir sessizlik başlar. Çevre çoğu zaman kendi tahammülsüzlüğünü ve çaresizliğini örtmek adına “Gençsin, yeniden olur”, “En azından yüzünü görmedin”, “Beterinden korusun” gibi teselli cümlelerine sığınır. İyi niyetle söylenen bu sözler, yas tutan ebeveynin iç dünyasında yıkıcı bir yankı bulur; yaşanan acının önemsizleştirildiği ve duyguların yok sayıldığı hissini pekiştirir. Görülmeyen, konuşulmayan ve meşruiyeti teslim edilmeyen her yas ise içe doğru çöker ve kronikleşen bir yalnızlığa dönüşür.
Perinatal yası diğer kayıp biçimlerinden ayıran belki de en sarsıcı gerçeklik, bedenin biyolojik hazırlığı ile kaybın ani gerçekliği arasındaki derin tezatlıktır. Beden; hormonlarıyla, genişleyen rahmiyle, sütün gelmesiyle veya doğum eyleminin tüm fiziksel izleriyle bir bebeği büyütmeye odaklanmıştır. Kayıp gerçekleştikten sonra ruh derin bir yoksunluğa sürüklenirken, beden ebeveynliğe somatik olarak yanıt vermeyi sürdürebilir. Literatürde “boş kollar sendromu” olarak adlandırılan bu deneyim; hem somut bir ağırlığı kucaklama ihtiyacını hem de göğüste hissedilen o fiziksel boşluk hissini tanımlar. Bu süreçte suçluluk duygusunun zihni istila etmesi de son derece yaygındır. “Bir şeyi yanlış mı yaptım?”, “Fark edebilir miydim?”, “Bedenim onu koruyamadı mı?” gibi sorular; zihnin tamamen kontrol dışı gerçekleşen travmatik bir belirsizliğe anlam ve kontrol atfetme çabasından doğar. Acı verici olsa da çaresizliğe karşı geliştirilen bu zihinsel savunma, yas tutan kişinin yükünü daha da ağırlaştırır.
Geleneksel yas yaklaşımları uzun süre kayıpla olan bağların koparılması gerektiğini savunmuş olsa da, çağdaş psikoloji ve Süren Bağlar (Continuing Bonds) modeli bunun tam aksini vurgular. Sağlıklı bir iyileşme süreci, o bebeği hayatın ve hafızanın dışına itmek değil; onun varlığını ve anısını kalpte şefkatli bir yere yerleştirebilmektir. Bebeğin adını anabilmek, ona ait küçük bir eşyayı, ultrason görüntüsünü ya da hastane bilekliğini saklayabilmek, yaşanmışlığın gerçekliğini teslim eden en kıymetli adımlardır. Aynı zamanda çiftlerin bu süreçte farklı yas biçimlerine sahip olabileceğini fark etmek de hayati önem taşır; bir partner ağlayarak ve konuşarak dışa vururken, diğerinin sessizleşmesi veya günlük sorumluluklara odaklanması bir umursamazlık değil, farklı bir baş etme mekanizmasıdır.
Doğum anında ya da öncesinde yaşanan tıbbi krizler, yoğun çaresizlik hissiyle birleştiğinde yasa travmatik stres belirtileri de eşlik edebilir. Beden ve zihne kilitlenen o şok anları, EMDR gibi travma odaklı psikoterapi yaklaşımlarıyla güvenli bir zeminde işlendiğinde, travmanın keskin ağırlığı yerini saf ve taşınabilir bir yasa bırakabilir. Bu yolculukta bir yakının ya da uzmanın sunabileceği en dönüştürücü destek, hızlı çözümler veya teselliler aramak yerine acının varlığına tanıklık edebilmektir. “Ne diyeceğimi bilmiyorum ama acını görüyorum ve yanındayım” diyebilmek, yasın yalnızlığını kıran en sahici temas noktasıdır. Perinatal yas zamanla geçip giden bir eksiklik değildir; hayatın içine entegre edilen, derinliği kabul edilen ve sevginin diğer yüzü olarak taşınan bir süreçtir. Kollar boş kalmış olsa da, kalpte açılan o yer daima o bebeğe ait kalır.
Kaynakça
Doka, K. J. (Ed.). (1989). Disenfranchised Grief: Recognizing Hidden Sorrow. Lexington Books.
Klass, D., Silverman, P. R., & Nickman, S. L. (Eds.). (1996). Continuing Bonds: New Understandings of Grief. Taylor & Francis.
Worden, J. W. (2018). Grief Counseling and Grief Therapy: A Handbook for the Mental Health Practitioner (5th ed.). Springer Publishing Company.
Kersting, A., & Wagner, B. (2012). Complicated grief after perinatal loss. Dialogues in Clinical Neuroscience, 14(2), 187–194.
Côté-Arsenault, D., & Mahlangu, N. (1999). Impact of perinatal loss on the family: An integrative review. Journal of Obstetric, Gynecologic, & Neonatal Nursing, 28(6), 628–640.