Son Makaleler

Sorumluluk Bilinci Oluşturmak

Sorumluluk, kişinin bir işte/görevde üzerine düşenleri yerine getirmesi, gerçekleştirdiği davranışların sonuçlarını üstlenmesi ve diğerlerine karşı saygı göstermesi olarak…
Oku

Sinemada Baba Mirası, Aftersun ve Manevi Değer

Psikanalitik kuramdan çağdaş ilişkisel psikoterapiye kadar “baba” figürü, uzun yıllar boyunca sınır koyan, dış dünyayı tanıtan ve çocuğu birincil simbiyotik bağdan ayıran sembolik bir otorite olarak konumlandırıldı. Oysa klinik pratikte ve insan ruhunun derinliklerinde “baba meselesi”, çoğu zaman katı kurallardan ya da baskıcı bir otoriteden değil; boşluklardan, görünmez kırılganlıklardan ve tamamlanmamış vedalardan doğar. Modern sinema, babayı erişilmez bir anıt olmaktan çıkarıp kendi varoluşsal sancılarıyla boğuşan birer özneye dönüştürdükçe, ebeveyn-çocuk bağının en karmaşık düğümleri de görünür hale gelmektedir. Charlotte Wells’in Aftersun’ı ve Joachim Trier’in Manevi Değer’i (Sentimental Value), bu mirasın iki farklı ve sarsıcı yüzünü perdeye taşır.

Aftersun, bir babanın yokluğunun yalnızca fiziksel ayrılıkla değil, ruhsal bir çekilmeyle de yaşanabileceğinin en naif ve acı verici kaydıdır. Calum, kızı Sophie’yi korumak, ona neşeli ve güvenli bir tatil sunmak için çırpınırken, iç dünyasında derin bir depresyonun ve yetersizlik hissinin ağırlığı altında ezilir. Filmin yetişkin Sophie’nin zihnindeki video kasetler ve stroboskopik bir kulüp sahnesinin karanlığında biçimlenen yapısı, çözülememiş bir yasın metaforudur. Sophie, bir yandan babasının ona sunduğu o saf, şefkatli anlara tutunmaya çalışırken; diğer yandan kendisini koruması gereken figürün aslında karanlıkta boğulan bir çocuk olduğunu fark etmenin sarsıntısını taşır. Burada baba meselesi; öfkeyle hesaplaşılan bir düşmandan ziyade, ellerin arasından kayıp giden, tutulamayan ve yetişkinlikte ancak kırıntıları bir araya getirilerek anlaşılmaya çalışılan melankolik bir gölgeye dönüşür.

Buna karşılık Joachim Trier’in Manevi Değer’i, babalık yarasının çok daha çatışmalı, narsisistik ve kuşaklararası bir boyutunu odağına alır. Yıllar süren mesafenin ve ihmalin ardından kızlarının hayatına yeniden sızmaya çalışan yönetmen baba Gustav, bağ kurma arzusunu kendi sanatsal hırsları ve egosu üzerinden dayatır. Kızı Nora için bu dönüş; yüzleşilmemiş bir terkedilme travmasını, bir ebeveynin onayına duyulan kadim açlığı ve aynı zamanda onun narsisistik anlatısının bir nesnesi olmaya karşı verilen özerklik mücadelesini tetikler. Gustav sevgi sunmak ister, ancak bu sevgi ancak kendi sahnesinde bir yer bulduğunda var olabilmektedir. Film, bir çocuğun babasını affetmek ile kendi sınırlarını korumak arasında sıkıştığı o bıçak sırtı gerilimi gözler önüne serer.

Her iki yapıt da baba meselesinin çözümlenmesini, babayı idealize etmekten ya da tümüyle şeytanlaştırmaktan vazgeçme eşiğine bağlar. Bir ebeveyni tüm eksiklikleri, kendi çocukluk yaraları ve çaresizlikleriyle bir “insan” olarak görebilmek; çocuğun omzuna bırakılan o görünmez yükü hafifletmenin ilk adımıdır. Sophie babasının sessiz çığlığını hafızasında şefkatle sarmalayarak, Nora ise babasının kurduğu anlatının bir figüranı olmayı reddedip kendi sesini bularak bu bağı dönüştürür. İyileşme, babanın veremediği şeylerin yasını tutabilmekten ve o eksik parçaları kendi içsel kaynaklarımızla yeniden inşa edebilme cesaretinden geçer.

Kaynakça

 Herzog, J. M. (2001). Father Hunger: Explorations with Adults and Children. The Analytic Press.

 Samuels, A. (Ed.). (2015). The Father: Contemporary Jungian Perspectives. Routledge.

 Benjamin, J. (1988). The Bonds of Love: Psychoanalysis, Feminism, and the Problem of Domination. Pantheon Books.

 Tubert-Oklander, J. (2014). The loss of the father and the quest for the internal object. International Forum of Psychoanalysis, 23(1), 3–11.